20 Aralık 2017 Çarşamba

HASAT ZAMANI_John Lescroart

✮✮✮
San Francisco Bölge Savcısı seçilen Wes Farrell, seçim kampanyasında kendisine oldukça yüklü bağışlar yapan ve sahibi oldukları gazetelerinde destekleyici yazılar yayınlanmasını sağlayan Curtlee ailesinin baskısına karşı gelemez. Tek oğulları olan Ro (Roland), tecavüz ve cinayet suçuyla dokuz yıldır hapistedir. Seçime yaptıkları yatırımın karşılığını almak isteyen Curtlee ailesi ondan Ro’nun yeniden yargılanmasını isterler. Yeniden yargılamaya kadar Ro, yüksek bedelli kefalet ile serbest bırakılır. Onun aleyhine tanıklık eden kadınlardan biri ve onu suçlu bulan jürinin başkanının eşi kundaklama sonucu ölürler. Ro’yu takip eden polis dedektiflerinden biri arabasında başından vurulmuş halde bulunur. Daha önce Ro’yu yakalayan ve hapse atan cinayet masası şefi Abe Glitsky cinayetleri onun işlediğinden emindir fakat kanıtlayamaz. Ro kendisine karşı tanıklık eden diğer kadını bulur ve tehditle tanıklıktan vazgeçirir. Vali ve basın, polislerin Ro’nun durumunu bir kan davası haline getirdiğini, haklarına tecavüz ettiğini söyleyip Farrell ve Glitsky üzerindeki baskılarını artırmaya devam ederler. Ro’nun serbest kalmasındaki etkisinden dolayı çok pişman olan Farrell için tek çare onu büyük jürinin karşısına çıkarmaktır. Fakat beklenmedik bir olay olur. Ro salıverildikten sonra evlerinde çalışan hizmetçilerinden birine daha tecavüz etmiştir. Ve sonunun diğer kadınlar gibi olmasını istemeyen Linda, Ro’yu ve ailesini öldürür.
“Kadın bunun nefsi müdafa olduğunu söyledi. Onun geldiği yerde güçlü bir ailenin bir üyesini öldürürsen, senin bütün aileni öldürürler. Ro’yu öldürecekse, tümünü öldürmesi gerektiğini biliyordu.”

18 Aralık 2017 Pazartesi

16.50 TRENİ_Agatha Christie

✮✮✮
Agatha Christie’nin ünlü karakteri Jane Marple romanı. Marple'ın arkadaşı Elspeth noel alışverişi sonrası 16.50 treni ile evine dönerken trenin yavaşladığı sırada penceresinin önünden başka bir tren geçer. Bu kısa anda karşısındaki trende bir cinayete şahit olur. Gördükleri karşısında afallasa da, serinkanlılığını kaybetmez ve trenden iner inmez ilk işi kondüktörü durumdan haberdar etmek olur. İhbarı dikkate alınsa da yapılan araştırmalar sonucunda, bir maktul bulunamaz. Cinayet işlendiğine dair bir iz de yoktur. Yaşlılığından dolayı olayları rüyasında görmüş olabileceğini düşünürler. Arkadaşı Jane Marple dışında ona kimse inanmaz. Jane de yaşlı olduğundan bir tanıdığı olan hizmetçi Lucy'den yardım ister. Lucy cesedin trenden atılmış olabileceği arazide olan Rutherford malikanesinde çalışmaya başlar. Ceset gerçekten de bu arazide bulunur. Cesedin o binada yaşayan Crackenthorpe ailesi ile bir ilişkisi olduğundan şüphelenilir. Ayrıca malikanede cinayetler işlenir. Evin reisi ölmez iken oğulları ölmeye başlar. Scotland Yard'dan Dermot Craddock, Lucy ve Jane Marple bu olayı çözmeye çalışırlar.

15 Aralık 2017 Cuma

ÖLÜMDEN DAHA DERİN_Tami Hoag

✮✮✮
1985, California. Üç çocuk okullarının arkasındaki parkta koşarken, toprağa kısmen gömülmüş bir kadın cesedi bulurlar. Cesedin gözleri ve ağzı tamamen yapıştırılmıştır. Öğrencilerine son derece yakın olan öğretmenleri Anne Navarre yaşadıklarının çocukların masumiyetini yok edişini büyük bir endişeyle izlemektedir. Ama bunun, seri katil cinayetlerini işlerken ailelerin, dostların sırlarının birer birer ortaya dökülmesiyle tüm toplumun masumiyetini bir şekilde sarsacağını henüz fark etmemiştir. Washington'dan soruşturmanın yürütülmesine yardımcı olmak amacıyla ünlü FBI ajanı Vince Leone gizlice çağrılır. Vince bir yandan yeni teknikler, katil profili oluşturma yöntemleri, cinayetlerle ilgili kuramlar geliştirirken diğer yandan da cesedi bulan üç çocuğun yaşamının derinliklerine doğru çekildiğini hisseder. Olaylarla yakından ilgilenen genç öğretmeneyse kişisel olarak ilgi duymaya başlamıştır. Yeni kurbanlar bulunurken medya soruşturmanın gidişatını artık anbean takip etmektedir. Bu sırada Anne'yle Vince acaba en büyük acıyı bu kurbanlar mı yoksa acımasız bir psikopatla iç içe yaşadıklarından habersiz olduklarından, katilin ailesi ve dostları mı çekiyor diye düşünmektedirler. 

12 Aralık 2017 Salı

ORTAÇAĞ'I ÖZLEDİM_Fikret Oğuztürk

✮✮✮✮
Zaman zaman ülkemizde belirli bir kesim tarafından beyan edilen bir argümandır. “Ortaçağ  karanlığına dönmek istemiyoruz.” Nedir bu Ortaçağ? Kime göre karanlıktır? Ortaçağ'da neler olmuştur? Her toprak parçasında, her insan topluluğunda aynı şeylerin yaşandığı bir dönem midir?
Onların Ortaçağ’ı başlığı altında 1.ciltte zenginliğini farklı milletlerin kanı, teri ve gözyaşından elde eden Batı’nın tarihine göz atıp; Kazıklı Voyvoda, Kabbalist hahamlar, Sebatayist geleneği ‘mum söndürme’, İznik konsili, Haçlı seferleri, köle ticareti, Cengiz Han, Kolomb ve Amerika’da yok edilen medeniyetler, insan avları, Engizisyon, Komünizm ve Stalin, atom bombaları, Afrika ülkelerindeki iç savaşlar, sömürülen ülkeler ve katledilen insanlar yer alırken 2.ciltte ise dünya savaşları, Vietnam, Ermeniler, Sırplar, Bulgar çetelerinin ve Kıbrıslı Rumların mezalimleri, Fransız Devrimi, Avrupa iç  savaşları, Yemen, Mısır, Suriye de katledilen, işkence gören Müslümanlar anlatılmıştır. 3.ciltte Bizim Ortaçağ’ımız başlığı altında günümüzde batıya mâl edilen birçok buluşun ilk kaynaklarının Razi, İbni Sina, İbnünnefis, Kindi, Heysem, Cabir Bin Hayyan, Biruni, Ömer Hayyam, Piri Reis gibi Müslüman bilim adamları olduğunu öğreniriz.
Kitaptan temizlik üzerine bir bahisle, onların ve bizim ortaçağımıza göz atalım.
Dr. Cabanes'den yapılan bir tercümede, şöyle anlatılıyor:
'Ortaçağ sonlarına doğru yalnız evlerde değil, asiller ve zenginlerin saraylarında da hela (tuvalet) yoktu!.. İhtiyaçlarını gidermek isteyenler, altında bir çeşit oturak bulunan iskemlelerine oturarak rahatlarlar; bu iskemleyi de odalarının bir bölmesine gizlerlerdi. 'Bahsi geçen 'oturak'ların pis kokusunun yayılmaması için 'kapaklı birer kutu' içine konulduğu ve yatağın başucunda (kadın ve erkeğe ait) iki adet sağlı sollu konulduğu, zamanla bu kutuların 'yatak odası' takımlarındaki komidin olarak; günümüzde, bizim de evlerimizi şereflendirdiğini acaba biliyor muyduk? 
'Bununla beraber sıkışanların, ihtiyaçlarını koridorlarda, şurada burada, bir duvar kenarında görmeleri adet halini almıştı. Düşününüz ki; yalnız Fransa'nın değil, bütün dünyanın en büyük sarayı Versailles (Versay) Sarayı'nın inşa edildiği tarihte hela yoktu. Herkes, istediği yerde ihtiyacını giderdiği için, Paris'te sokaklar, avlular ve hatta parklar, pislik ve kokudan geçilmez haldeydi.’ 
Dr. A.Srayer ise 'İstanbul'da Dokuz Yıl' isimli hatıratında; Müslüman Türk'ün temizliğini şu satırlarla dile getirmiştir: 'Bugün bir Avrupalı, fakir bir Türk köylüsü kadar temizliğe dikkat etmez. Eski Paris'in ne kadar pis bir şehir olduğu herkesçe bilinir. O zamandan beri temizlik yolunda hayli mesafe aldığımızla övünür dururuz amma, Türklerin temizliğine ulaşabilmemiz için daha en az yarım asra ihtiyacımız var.'
17. asır sonlarında yurdumuza gelen Grolet adlı bir yazar; 'Türkler, yıkanmada mübalağaya kaçarlar; bu kadar sık yıkanmasalar, muhakkak ki, daha az hasta olurlar!.. Hemen her gün yıkandıkları için de beyinleri sulanmaktadır!..' diyerek pislikten kendi beyninin sulandığını ortaya koyarken; bir İspanyol seyyah da, 'Türkler, biz Hıristiyanların pis olduğunu ileri sürüyor. Halbuki yıkanmak zararlıdır. İspanya'da hayatı boyunca iki defa yıkanmış erkek veya kadın yoktur. Yıkanmanın zararı pek çok kişide görülmüştür. Hele biz Hıristiyanlar, alışık olmadığımız için bize daha zararlıdır' sözü ile İspanya'daki pisliği bizzat itiraf etmiştir!..

8 Aralık 2017 Cuma

MUZAFFER İZGÜ Öyküler

✮✮✮✮✮
Azrail Nasıl Rüşvet Yedi?
Demokrasimiz Kaç Para Eder?
Üç Halka Yirmi Beş
Orta Direği Yıkan Ayı
Nasıl Baba Oldum?
29 Ekim 1933 tarihinde Adana'da dünyaya gelen Muzaffer İzgü, yoksul bir çocukluk geçirmiştir. Okul hayatı esnasında bulaşıkçılık, garsonluk ve gazoz satıcılığı gibi birçok işte çalışır. Diyarbakır Öğretmen Okulu'nda eğitimini tamamlar ve öğretmenlik yapmaya başlar. 1978 yılında emekli olduktan sonra çeşitli gazetelerde yazıları yayınlanmaya başlanır. Küçük öykü ve röportajlar derler. Zamanla, tiyatro oyunu yazmaya yönelir. Özel tiyatrolarda oynanan, radyolarda yayınlanan oyun ve skeçleriyle ün yapar. Yazım tarzlarının çok yakın olması nedeniyle Aziz Nesin tarafından taklitçilikle suçlanmış hatta Aziz Nesin’in ona "Birader, ben iki kişilik değil, tek kişilik yazıyorum." dediği iddia edilmiştir. Yazar 26 Ağustos 2017 tarihinde hayatını kaybetti.
“Bütün gülünç olaylarla, kişiler Muzaffer İzgü’ye mi rastlar? Hayır, bizler de nice gülünçlüklere tanık oluyoruz. Ama o gülüp geçmez bunlara. Toplumsal olayları kendine özgü bir dille ve eleştirel yaklaşımla sergiler. Belki bu değerlendirmenin sonucuna da gülecektir çokları, gülmek de bir tepkidir kimi zaman derler ya…Akıllı, iyi yürekli, güzel insanları, safları, bönleri; kimi zaman da kötülüğe çanak tutan açıkgözlüleri, üçkağıtçıları sergiler. Onların çevresinde gelişen şaşırtıcı olayları öyle bir dile getirir ki çoğu kez tepkiniz bir kahkaha patlatmak olur.”

5 Aralık 2017 Salı

A'MAK-I HAYAL_Filibeli Ahmed Hilmi

✮✮
Ahmet Raci, dindar bir annenin terbiyesinde yetişmiş, çevresi tarafından sevilen, tahsilli bir gençtir. Belirli bir sorunu olmasa da sürekli kalbinde bir ağırlık vardır. Küfür ile imanı, inkar ile ikrarı, tasdik ile şüpheyi aynı anda yaşadığı inancındadır. Bu ikilikten ve şüphelerden kurtulmak için, bazı alimlerle görüşür, ispritizma ve manyetizma cemiyetlerine girip çıkar, ancak derdine çare bulamaz. Günün birinde, her zaman önünden geçtiği mezarlığın kapısını açık görüp içeri girer. Mezarlıkta bir kulübede yaşayan, ney üfleyip gazeller söyleyen, kıyafetlerinin üstü ayna ve parlak metal parçalarıyla dolu Aynalı Baba ile karşılaşır. Ruhundaki sıkıntıları onunla paylaşır. Onu her ziyaretinde ikram edilen kahvenin ve üflenen neyin etkisiyle Raci, hayal âlemine geçer. Raci birinci gün Nirvana’ya ulaşmak için kendisini Buda’nın sarayında bulur fakat arzularını yok edemediği için bu zirveye ulaşamaz ve geri döndürülür. İkinci gün, Ey ateş! Zulmetleri aydınlat, diyen Zerdüşt’ün diyarına ulaşır. Zerdüşt’ün sarayında Ehrimen’le Hürmüz’ün mücadelesini seyrederek yeryüzünden kötülüğün kaldırılamayacağını anlar. Üçüncü gün “Devr-i Daim” şehrine giderek her şeyin başladığı yere döneceğini öğrenir. Dördüncü gün “Meydan-ı İmtihan, Mecma-ı Arifan”. Arifler arasında yapılan bir imtihan vesilesiyle insanların hakikatı görmelerinin ne kadar zor olduğunu anlar. Beşinci Gün “Saha-i Azamet”. Anka kuşu ile binlerce alem arasında bir yıl süren bir seyahatten sonra, bu sonsuz alemlerin Allah’ın yüceliği karşısında bir hiç olduğunu anlar. Altıncı gün “Kaf-u Anka”. Kainatta olup bitenleri anlamak maksadıyla sorulan “Bu kervan nereye gidiyor?” sorusunun cevabının “bütün mevcudatın eşsiz, sırra, aşk nuruna doğru, bu seyran ve bu devranın ezeli ve ebedi olduğunu” anlar. Yedinci gün “Umman-ı Azamet ve Girdab-ı Kibriya”. İlahi ilim karşısında insanın sahip olduğu ilmin bir nokta ka dar olduğunu, hakiki ilmin ise Hakk’ı birlemekten ibaret olduğunu anlar. Sekizinci gün “Muamma-yı Ebedi”. Ruhun hakikatinin yoklukla varlığın tek şey olduğunun anlamadan bilinmeyeceğini, bunu ise ilimde derece sahibi olanlardan başkasının idrak edemeyeceği gerçeğini anlar. Dokuzuncu gün “Mahfel-i Azam”. Büyük peygamberlerle alimlerin toplandığı bir mecliste hakiki saadetin ne olduğunu soran insanlığa, meclistekilerin hepsi kendi düşüncesine göre cevap verirse de hakiki saadetin ancak Peygamberimizin eliyle kainata dağıtıldığı hakikatini anlar. Sonunda Raci yokluk ile varlığın aynı şeyler olduğunu öğrenir. Dokuzuncu gün sonunda hayalinden uyandığında yanında Aynalı Baba yerine onun veda mektubunu gördüğünde Raci gözyaşlarına boğulur. Anadolu’nun dört bir yanında Aynalı Baba’yı ararken aklını iyiden iyiye yitirir ve Manisa tımarhanesine alınır. Aynalı Baba da buradadır. Bir zaman sonra Aynalı Baba ölür. Kur’an-ı Kerim ve kahve takımından ibaret olan servetini Raci’ye bırakır. Aynalı Baba ile yaşadıklarından sonra Raci’nin ruhu dinginleşmiş ve kalbi tatmin olmuştur. 

3 Aralık 2017 Pazar

İNÖNÜ DÖNEMİ_Abdurrahman Dilipak

✮✮✮✮✮
İstiklal Mahkemelerinden Lozan’a, Takrir-i Sükun’dan Varlık vergisine, Serbest Cumhuriyet Fırkasının kuruluşuna, Laiklik ve din eğitimine, köy enstitülerine, Atatürk-İnönü ilişkilerine kadar dönemin olaylarını farklı bir bakış açısıyla görmek isterseniz…
“Bu kitap, Cumhuriyet döneminin iki numaralı adamı İsmet İnönü´nün 1919-1950 yılları arasındaki serüvenini ya da nâm-ı diğer 2. Adam veya, "Milli Şef" dönemine ilişkin gerçekleri anlatmaktadır. 
‘Geldi İsmet, Gitti Kısmet’ şeklinde şöhret bulan bir dönemin hikayesidir bu. İstiklal mahkemeleri, ekmek karnesi ve köy enstitülerinin damgasını vurduğu bir zaman kesiti!
Atatürk devrimci idi; İnönü evrimci. Biri kafa, ötekisi el, kol, ayak...İnönü ikincisidir. İkisinden birini bilmeden Cumhuriyet tarihini tam olarak anlamak mümkün değildir.
Başlangıçta İstiklal Savaşı’ndan umudunu kesen bir Osmanlı paşasıdır İnönü…Sonra birden kahraman olur; İnönü Savaşlarının kahramanıdır ama gerçekten de İnönü’nün bu savaşta adından söz etmek pek de mümkün değildir. İnönü bu savaşlara adını vermemiş, bu savaştan kendisi nam almıştır.
İnönü Komünist partinin kurucusudur; Başbakandır; Atatürk’ün sırdaşı ve en yakın yoldaşıdır. Sonra bir gün yolları ayrılır. İsmet’i defterden silmiştir. Ama Atatürk ölünce bu mirası sürdürecek tek bir isim vardır: İsmet İnönü. Ve O ömürboyu Cumhurbaşkanı, Parti başkanı ve Milli Şef’tir artık. Açık oy, gizli sayımla temeli atılan, Parti il başkanlarının vali oldukları, takrir-i sükunla suskunluğu yasalaştıran yeni Türkiye Cumhuriyetinin mimarı olarak bir döneme imzasını atacaktır.
Belki bu kitap bu dönemin tüm gerçeklerini ifade etmede çok yetersiz kalacaktır. Ancak devrin özelliklerini taşıyan bazı müesseseler ve olaylar ışığında bazı ipuçları vermeye çalışılmıştır. Bu sadece küçük bir başlangıçtır. Tarih ise insanlığın ortak mirasıdır.
Bu dönemin gerçek tarihinin, resmi belgeler, gizlilik duvarı arkasına saklanan İstiklal Mahkemelerinin duruşma zabıtları ve arşivler açılmadan, temel hak ve özgürlükler teminat altına alınmadan, sansürcü zihniyet ortadan kalkmadan yazılabileceğini sanmıyorum. Bu kitap, bu yönde bir talebin doğmasına yol açacak bir katkı olacaksa, hedefine ulaşmış olacaktır.”