San Francisco
Bölge Savcısı seçilen Wes Farrell, seçim kampanyasında kendisine oldukça yüklü
bağışlar yapan ve sahibi oldukları gazetelerinde destekleyici yazılar
yayınlanmasını sağlayan Curtlee ailesinin baskısına karşı gelemez. Tek oğulları
olan Ro (Roland), tecavüz ve cinayet suçuyla dokuz yıldır hapistedir. Seçime
yaptıkları yatırımın karşılığını almak isteyen Curtlee ailesi ondan Ro’nun yeniden
yargılanmasını isterler. Yeniden yargılamaya kadar Ro, yüksek bedelli kefalet
ile serbest bırakılır. Onun aleyhine tanıklık eden kadınlardan biri ve onu
suçlu bulan jürinin başkanının eşi kundaklama sonucu ölürler. Ro’yu takip eden
polis dedektiflerinden biri arabasında başından vurulmuş halde bulunur. Daha
önce Ro’yu yakalayan ve hapse atan cinayet masası şefi Abe Glitsky cinayetleri
onun işlediğinden emindir fakat kanıtlayamaz. Ro kendisine karşı tanıklık eden
diğer kadını bulur ve tehditle tanıklıktan vazgeçirir. Vali ve basın,
polislerin Ro’nun durumunu bir kan davası haline getirdiğini, haklarına tecavüz
ettiğini söyleyip Farrell ve Glitsky üzerindeki baskılarını artırmaya devam
ederler. Ro’nun serbest kalmasındaki etkisinden dolayı çok pişman olan Farrell için
tek çare onu büyük jürinin karşısına çıkarmaktır. Fakat beklenmedik bir olay
olur. Ro salıverildikten sonra evlerinde çalışan hizmetçilerinden birine daha
tecavüz etmiştir. Ve sonunun diğer kadınlar gibi olmasını istemeyen Linda, Ro’yu
ve ailesini öldürür.
“Kadın bunun nefsi müdafa olduğunu
söyledi. Onun geldiği yerde güçlü bir ailenin bir üyesini öldürürsen, senin
bütün aileni öldürürler. Ro’yu öldürecekse, tümünü öldürmesi gerektiğini
biliyordu.”
"Kitap okuru ölene kadar binlerce farklı hayat yaşar. Hiç kitap okumayan biri ise sadece tek bir hayat yaşar."
20 Aralık 2017 Çarşamba
18 Aralık 2017 Pazartesi
16.50 TRENİ_Agatha Christie
✮✮✮
Agatha Christie’nin
ünlü karakteri Jane Marple romanı. Marple'ın arkadaşı Elspeth noel alışverişi
sonrası 16.50 treni ile evine dönerken trenin yavaşladığı sırada penceresinin
önünden başka bir tren geçer. Bu kısa anda karşısındaki trende bir cinayete
şahit olur. Gördükleri karşısında afallasa da, serinkanlılığını kaybetmez ve
trenden iner inmez ilk işi kondüktörü durumdan haberdar etmek olur. İhbarı
dikkate alınsa da yapılan araştırmalar sonucunda, bir maktul bulunamaz. Cinayet
işlendiğine dair bir iz de yoktur. Yaşlılığından dolayı olayları rüyasında
görmüş olabileceğini düşünürler. Arkadaşı Jane Marple dışında ona kimse
inanmaz. Jane de yaşlı olduğundan bir tanıdığı olan hizmetçi Lucy'den yardım
ister. Lucy cesedin trenden atılmış olabileceği arazide olan Rutherford
malikanesinde çalışmaya başlar. Ceset gerçekten de bu arazide bulunur. Cesedin
o binada yaşayan Crackenthorpe ailesi ile bir ilişkisi olduğundan şüphelenilir.
Ayrıca malikanede cinayetler işlenir. Evin reisi ölmez iken oğulları ölmeye
başlar. Scotland Yard'dan Dermot Craddock, Lucy ve Jane Marple bu olayı çözmeye
çalışırlar.
15 Aralık 2017 Cuma
ÖLÜMDEN DAHA DERİN_Tami Hoag
✮✮✮
1985,
California. Üç çocuk okullarının arkasındaki parkta koşarken, toprağa kısmen
gömülmüş bir kadın cesedi bulurlar. Cesedin gözleri ve ağzı tamamen
yapıştırılmıştır. Öğrencilerine son derece yakın olan öğretmenleri Anne Navarre
yaşadıklarının çocukların masumiyetini yok edişini büyük bir endişeyle
izlemektedir. Ama bunun, seri katil cinayetlerini işlerken ailelerin, dostların
sırlarının birer birer ortaya dökülmesiyle tüm toplumun masumiyetini bir
şekilde sarsacağını henüz fark etmemiştir. Washington'dan soruşturmanın
yürütülmesine yardımcı olmak amacıyla ünlü FBI ajanı Vince Leone gizlice
çağrılır. Vince bir yandan yeni teknikler, katil profili oluşturma yöntemleri,
cinayetlerle ilgili kuramlar geliştirirken diğer yandan da cesedi bulan üç
çocuğun yaşamının derinliklerine doğru çekildiğini hisseder. Olaylarla yakından
ilgilenen genç öğretmeneyse kişisel olarak ilgi duymaya başlamıştır. Yeni
kurbanlar bulunurken medya soruşturmanın gidişatını artık anbean takip
etmektedir. Bu sırada Anne'yle Vince acaba en büyük acıyı bu kurbanlar mı yoksa
acımasız bir psikopatla iç içe yaşadıklarından habersiz olduklarından, katilin
ailesi ve dostları mı çekiyor diye düşünmektedirler.
12 Aralık 2017 Salı
ORTAÇAĞ'I ÖZLEDİM_Fikret Oğuztürk
✮✮✮✮
Zaman zaman
ülkemizde belirli bir kesim tarafından beyan edilen bir argümandır. “Ortaçağ
karanlığına dönmek istemiyoruz.” Nedir bu Ortaçağ? Kime göre karanlıktır?
Ortaçağ'da neler olmuştur? Her toprak parçasında, her insan topluluğunda aynı
şeylerin yaşandığı bir dönem midir?
Onların
Ortaçağ’ı başlığı altında 1.ciltte zenginliğini farklı milletlerin kanı, teri
ve gözyaşından elde eden Batı’nın tarihine göz atıp; Kazıklı Voyvoda, Kabbalist
hahamlar, Sebatayist geleneği ‘mum söndürme’, İznik konsili, Haçlı seferleri,
köle ticareti, Cengiz Han, Kolomb ve Amerika’da yok edilen medeniyetler, insan
avları, Engizisyon, Komünizm ve Stalin, atom bombaları, Afrika ülkelerindeki iç
savaşlar, sömürülen ülkeler ve katledilen insanlar yer alırken 2.ciltte ise
dünya savaşları, Vietnam, Ermeniler, Sırplar, Bulgar çetelerinin ve Kıbrıslı
Rumların mezalimleri, Fransız Devrimi, Avrupa iç savaşları, Yemen, Mısır,
Suriye de katledilen, işkence gören Müslümanlar anlatılmıştır. 3.ciltte Bizim
Ortaçağ’ımız başlığı altında günümüzde batıya mâl edilen birçok buluşun ilk
kaynaklarının Razi, İbni Sina, İbnünnefis, Kindi, Heysem, Cabir Bin Hayyan,
Biruni, Ömer Hayyam, Piri Reis gibi Müslüman bilim adamları olduğunu öğreniriz.
Kitaptan
temizlik üzerine bir bahisle, onların ve bizim ortaçağımıza göz atalım.
Dr. Cabanes'den yapılan bir tercümede,
şöyle anlatılıyor:
'Ortaçağ sonlarına doğru yalnız evlerde
değil, asiller ve zenginlerin saraylarında da hela (tuvalet) yoktu!..
İhtiyaçlarını gidermek isteyenler, altında bir çeşit oturak bulunan
iskemlelerine oturarak rahatlarlar; bu iskemleyi de odalarının bir bölmesine
gizlerlerdi. 'Bahsi geçen 'oturak'ların pis kokusunun yayılmaması için 'kapaklı
birer kutu' içine konulduğu ve yatağın başucunda (kadın ve erkeğe ait) iki adet
sağlı sollu konulduğu, zamanla bu kutuların 'yatak odası' takımlarındaki
komidin olarak; günümüzde, bizim de evlerimizi şereflendirdiğini acaba biliyor
muyduk?
'Bununla beraber sıkışanların,
ihtiyaçlarını koridorlarda, şurada burada, bir duvar kenarında görmeleri adet
halini almıştı. Düşününüz ki; yalnız Fransa'nın değil, bütün dünyanın en büyük
sarayı Versailles (Versay) Sarayı'nın inşa edildiği tarihte hela yoktu. Herkes,
istediği yerde ihtiyacını giderdiği için, Paris'te sokaklar, avlular ve hatta
parklar, pislik ve kokudan geçilmez haldeydi.’
Dr. A.Srayer ise 'İstanbul'da Dokuz Yıl'
isimli hatıratında; Müslüman Türk'ün temizliğini şu satırlarla dile
getirmiştir: 'Bugün bir Avrupalı, fakir bir Türk köylüsü kadar temizliğe dikkat
etmez. Eski Paris'in ne kadar pis bir şehir olduğu herkesçe bilinir. O zamandan
beri temizlik yolunda hayli mesafe aldığımızla övünür dururuz amma, Türklerin
temizliğine ulaşabilmemiz için daha en az yarım asra ihtiyacımız var.'
17. asır sonlarında yurdumuza gelen
Grolet adlı bir yazar; 'Türkler, yıkanmada mübalağaya kaçarlar; bu kadar sık
yıkanmasalar, muhakkak ki, daha az hasta olurlar!.. Hemen her gün yıkandıkları
için de beyinleri sulanmaktadır!..' diyerek pislikten kendi beyninin
sulandığını ortaya koyarken; bir İspanyol seyyah da, 'Türkler, biz
Hıristiyanların pis olduğunu ileri sürüyor. Halbuki yıkanmak zararlıdır.
İspanya'da hayatı boyunca iki defa yıkanmış erkek veya kadın yoktur. Yıkanmanın
zararı pek çok kişide görülmüştür. Hele biz Hıristiyanlar, alışık olmadığımız
için bize daha zararlıdır' sözü ile İspanya'daki pisliği bizzat itiraf
etmiştir!..
8 Aralık 2017 Cuma
MUZAFFER İZGÜ Öyküler
✮✮✮✮✮
Azrail Nasıl Rüşvet Yedi?
Demokrasimiz Kaç Para Eder?
Üç Halka Yirmi Beş
Orta Direği Yıkan Ayı
Nasıl Baba Oldum?
Azrail Nasıl Rüşvet Yedi?
Demokrasimiz Kaç Para Eder?
Üç Halka Yirmi Beş
Orta Direği Yıkan Ayı
Nasıl Baba Oldum?
29 Ekim 1933
tarihinde Adana'da dünyaya gelen Muzaffer İzgü, yoksul bir çocukluk
geçirmiştir. Okul hayatı esnasında bulaşıkçılık, garsonluk ve gazoz
satıcılığı gibi birçok işte çalışır. Diyarbakır Öğretmen Okulu'nda eğitimini
tamamlar ve öğretmenlik yapmaya başlar. 1978 yılında emekli olduktan sonra
çeşitli gazetelerde yazıları yayınlanmaya başlanır. Küçük öykü ve röportajlar
derler. Zamanla, tiyatro oyunu yazmaya yönelir. Özel tiyatrolarda oynanan,
radyolarda yayınlanan oyun ve skeçleriyle ün yapar. Yazım tarzlarının çok yakın
olması nedeniyle Aziz Nesin tarafından taklitçilikle suçlanmış hatta Aziz Nesin’in
ona "Birader, ben iki kişilik değil, tek kişilik yazıyorum." dediği
iddia edilmiştir. Yazar 26 Ağustos 2017 tarihinde hayatını kaybetti.
“Bütün
gülünç olaylarla, kişiler Muzaffer İzgü’ye mi rastlar? Hayır, bizler de nice
gülünçlüklere tanık oluyoruz. Ama o gülüp geçmez bunlara. Toplumsal olayları kendine
özgü bir dille ve eleştirel yaklaşımla sergiler. Belki bu değerlendirmenin
sonucuna da gülecektir çokları, gülmek de bir tepkidir kimi zaman derler ya…Akıllı,
iyi yürekli, güzel insanları, safları, bönleri; kimi zaman da kötülüğe çanak
tutan açıkgözlüleri, üçkağıtçıları sergiler. Onların çevresinde gelişen
şaşırtıcı olayları öyle bir dile getirir ki çoğu kez tepkiniz bir kahkaha
patlatmak olur.”
5 Aralık 2017 Salı
A'MAK-I HAYAL_Filibeli Ahmed Hilmi
✮✮
Ahmet Raci,
dindar bir annenin terbiyesinde yetişmiş, çevresi tarafından sevilen, tahsilli
bir gençtir. Belirli bir sorunu olmasa da sürekli kalbinde bir ağırlık
vardır. Küfür ile imanı, inkar ile ikrarı, tasdik ile şüpheyi aynı anda
yaşadığı inancındadır. Bu ikilikten ve şüphelerden kurtulmak için, bazı
alimlerle görüşür, ispritizma ve manyetizma cemiyetlerine girip çıkar, ancak
derdine çare bulamaz. Günün birinde, her zaman önünden geçtiği mezarlığın
kapısını açık görüp içeri girer. Mezarlıkta bir kulübede yaşayan, ney üfleyip
gazeller söyleyen, kıyafetlerinin üstü ayna ve parlak metal parçalarıyla dolu
Aynalı Baba ile karşılaşır. Ruhundaki sıkıntıları onunla paylaşır. Onu her
ziyaretinde ikram edilen kahvenin ve üflenen neyin etkisiyle Raci, hayal
âlemine geçer. Raci birinci gün Nirvana’ya ulaşmak için kendisini Buda’nın
sarayında bulur fakat arzularını yok edemediği için bu zirveye ulaşamaz ve geri
döndürülür. İkinci gün, Ey ateş! Zulmetleri aydınlat, diyen Zerdüşt’ün diyarına
ulaşır. Zerdüşt’ün sarayında Ehrimen’le Hürmüz’ün mücadelesini seyrederek
yeryüzünden kötülüğün kaldırılamayacağını anlar. Üçüncü gün “Devr-i Daim”
şehrine giderek her şeyin başladığı yere döneceğini öğrenir. Dördüncü gün
“Meydan-ı İmtihan, Mecma-ı Arifan”. Arifler arasında yapılan bir imtihan
vesilesiyle insanların hakikatı görmelerinin ne kadar zor olduğunu anlar.
Beşinci Gün “Saha-i Azamet”. Anka kuşu ile binlerce alem arasında bir yıl süren
bir seyahatten sonra, bu sonsuz alemlerin Allah’ın yüceliği karşısında bir hiç
olduğunu anlar. Altıncı gün “Kaf-u Anka”. Kainatta olup bitenleri anlamak
maksadıyla sorulan “Bu kervan nereye gidiyor?” sorusunun cevabının “bütün
mevcudatın eşsiz, sırra, aşk nuruna doğru, bu seyran ve bu devranın ezeli ve
ebedi olduğunu” anlar. Yedinci gün “Umman-ı Azamet ve Girdab-ı Kibriya”. İlahi
ilim karşısında insanın sahip olduğu ilmin bir nokta ka dar olduğunu, hakiki
ilmin ise Hakk’ı birlemekten ibaret olduğunu anlar. Sekizinci gün “Muamma-yı
Ebedi”. Ruhun hakikatinin yoklukla varlığın tek şey olduğunun anlamadan
bilinmeyeceğini, bunu ise ilimde derece sahibi olanlardan başkasının idrak
edemeyeceği gerçeğini anlar. Dokuzuncu gün “Mahfel-i Azam”. Büyük
peygamberlerle alimlerin toplandığı bir mecliste hakiki saadetin ne olduğunu
soran insanlığa, meclistekilerin hepsi kendi düşüncesine göre cevap verirse de
hakiki saadetin ancak Peygamberimizin eliyle kainata dağıtıldığı hakikatini
anlar. Sonunda Raci yokluk ile varlığın aynı şeyler olduğunu öğrenir. Dokuzuncu
gün sonunda hayalinden uyandığında yanında Aynalı Baba yerine onun veda
mektubunu gördüğünde Raci gözyaşlarına boğulur. Anadolu’nun dört bir
yanında Aynalı Baba’yı ararken aklını iyiden iyiye yitirir ve Manisa
tımarhanesine alınır. Aynalı Baba da buradadır. Bir zaman sonra Aynalı
Baba ölür. Kur’an-ı Kerim ve kahve takımından ibaret olan servetini Raci’ye
bırakır. Aynalı Baba ile yaşadıklarından sonra Raci’nin ruhu dinginleşmiş
ve kalbi tatmin olmuştur.
3 Aralık 2017 Pazar
İNÖNÜ DÖNEMİ_Abdurrahman Dilipak
✮✮✮✮✮
Bu dönemin gerçek tarihinin, resmi belgeler, gizlilik duvarı arkasına saklanan İstiklal Mahkemelerinin duruşma zabıtları ve arşivler açılmadan, temel hak ve özgürlükler teminat altına alınmadan, sansürcü zihniyet ortadan kalkmadan yazılabileceğini sanmıyorum. Bu kitap, bu yönde bir talebin doğmasına yol açacak bir katkı olacaksa, hedefine ulaşmış olacaktır.”
İstiklal
Mahkemelerinden Lozan’a, Takrir-i Sükun’dan Varlık vergisine, Serbest Cumhuriyet
Fırkasının kuruluşuna, Laiklik ve din eğitimine, köy enstitülerine,
Atatürk-İnönü ilişkilerine kadar dönemin olaylarını farklı bir
bakış açısıyla görmek isterseniz…
“Bu kitap,
Cumhuriyet döneminin iki numaralı adamı İsmet İnönü´nün 1919-1950 yılları
arasındaki serüvenini ya da nâm-ı diğer 2. Adam veya, "Milli Şef"
dönemine ilişkin gerçekleri anlatmaktadır.
‘Geldi İsmet,
Gitti Kısmet’ şeklinde şöhret bulan bir dönemin hikayesidir bu. İstiklal
mahkemeleri, ekmek karnesi ve köy enstitülerinin damgasını vurduğu bir zaman
kesiti!
Atatürk
devrimci idi; İnönü evrimci. Biri kafa, ötekisi el, kol, ayak...İnönü
ikincisidir. İkisinden birini bilmeden Cumhuriyet tarihini tam olarak anlamak mümkün
değildir.
Başlangıçta
İstiklal Savaşı’ndan umudunu kesen bir Osmanlı paşasıdır İnönü…Sonra birden
kahraman olur; İnönü Savaşlarının kahramanıdır ama gerçekten de İnönü’nün bu
savaşta adından söz etmek pek de mümkün değildir. İnönü bu savaşlara adını
vermemiş, bu savaştan kendisi nam almıştır.
İnönü
Komünist partinin kurucusudur; Başbakandır; Atatürk’ün sırdaşı ve en yakın
yoldaşıdır. Sonra bir gün yolları ayrılır. İsmet’i defterden silmiştir. Ama
Atatürk ölünce bu mirası sürdürecek tek bir isim vardır: İsmet İnönü. Ve O
ömürboyu Cumhurbaşkanı, Parti başkanı ve Milli Şef’tir artık. Açık oy, gizli
sayımla temeli atılan, Parti il başkanlarının vali oldukları, takrir-i sükunla
suskunluğu yasalaştıran yeni Türkiye Cumhuriyetinin mimarı olarak bir döneme
imzasını atacaktır.
Belki bu
kitap bu dönemin tüm gerçeklerini ifade etmede çok yetersiz kalacaktır. Ancak
devrin özelliklerini taşıyan bazı müesseseler ve olaylar ışığında bazı ipuçları
vermeye çalışılmıştır. Bu sadece küçük bir başlangıçtır. Tarih ise insanlığın
ortak mirasıdır.Bu dönemin gerçek tarihinin, resmi belgeler, gizlilik duvarı arkasına saklanan İstiklal Mahkemelerinin duruşma zabıtları ve arşivler açılmadan, temel hak ve özgürlükler teminat altına alınmadan, sansürcü zihniyet ortadan kalkmadan yazılabileceğini sanmıyorum. Bu kitap, bu yönde bir talebin doğmasına yol açacak bir katkı olacaksa, hedefine ulaşmış olacaktır.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
